7 Kasım 2017 Salı

“Eyvallah” #2



“Pek çoğumuz, koltuk takımı, dört duvar, araba için istemediği şehirlere hapsolmuş, hayallerinden vazgeçerek yaşıyor.” Aklımdan geçen bu cümleyle birlikte işten ayrılma fikri, kendimi iyi hissettirdi. İstanbul’dan, ardıma bakmadan kaçma isteğiyle kaplandı her yanım. Sevememiştim zaten yalancı mavisini, detone martılarını, çabuk soğuyan çaylarını, hormonlu ve afili, ama içi kof arkadaşlıklarını… Bavulumun, ilk adresi oldu İzmir. İzmir’e vardığımda, mavi-yeşil doldu içime. Arkadaşlarımı beklerken, güzel bir kadının, arkadaşına modern hüzünler demeti sunmasına takıldı kulağım. İri ve kahve gözleri, terk ettiği bir adamdan söz ediyordu; onda yarattığı duygu boşluğundan... Belki de bu neslin en büyük sorunu, can sıkıntısı ve boşlukları. Derken arkadaşlarım geldi. Biraz manzara, güzelliği manzaradan menkul demli birkaç çay ve eski günler... İzmir'de zaman, seviyor gibi görünen ama sevmeyen bir kadın gibi, çabuk geçiyor. Eve doğru giderken, arabanın radyosunda çalan şarkı; 'Dario Moreno-Deniz ve Mehtap'. O an biraz daha hissettim İzmir'de olduğumu. Birkaç saat sonra sustu gecenin muhabbet kuşları. Yorgunluk iyiden iyiye yumrukladı gözlerimi. “Eyvallah” dedim. Sabah ışığı odanın penceresinden girip gözlerimden öperken; eski, unuttuğum bir his kapladı içimi. Geceleri yıldızlardan mutluluk yaptığım çocukluğumu, sabahları annemin “hadi kalk uykucu” sesini, sobanın üzerinde kızarttığı ekmek kokusunun büyüsünü… Onları kaybedeli, belki de kendimi kaybedeli uzun yıllar oldu. Sokağa attım kendimi. İzmir'de olmak, çocukluğunda olmak…

[siso]

Hiç yorum yok: