6 Kasım 2017 Pazartesi

YA ZEKİ MÜREN DE BİZİ GÖRÜYORDUYSA? #1

İhsan Raif Hanım'ı bilir misiniz? Müzeyyan Senar'ın cennetlik sesinde hayat bulan o muhteşem “Kimseye Etmem Şikayet”in sahibidir merhume İhsan Raif. 19. yüzyılın son demlerinde, şehr-i İstanbul’da taş bir konakta yaşar İhsan Raif. Henüz 13 yaşındadır o vakitler. Başına gelecek felaketten habersiz kız kardeşi Belkıs ile pürneşe oyun oynarken aniden bir gürültüyle inler konağın taş duvarları. Hayatında hiç görmediği bir adam odanın kapısını kırarcasına girer içeri. Reji memuru Mehmet Ali’den başkası değildir bu ne idüğü belirsiz zat. Korkudan tir tir titrer, avazı çıktığı kadar bağırır küçük kız. Zira bu zorba adam, körpecik İhsan Raif’i kaçırmaya meyletmiştir. Bağrış, çağırışlardan korkan Mehmet Ali, hain emeline ulaşamadan kaçıp gider konaktan. Feci hadiseyi öğrenen baba Mehmet Raif Efendi, hiç düşünmeden kararını vermiş, kalemi kırmıştır. Hüküm bellidir; İhsan Raif hiç tanımadığı, bilmediği Mehmet Ali ile evlenecektir. 1890 yılını gösterirken duvardaki saatli maarif takvimi, gayr-i muayyen bir adamın zevcesi olarak, yüreğine vurulan prangalarla, İzmir’e sürgüne gider körpecik İhsan Raif. 14 yıl hiç dönemeyeceği İstanbul’a bembeyaz gelinliğinin içine hapsolan kapkara kaderiyle veda ederken, yaşanmamış yıllarına düşen gölgeleri sırtlanıp, paramparça yüreğinden dökülür sözcükler:
“Kimseye etmem şikâyet; ağlarım ben halime
Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime
Perde-i zulmet çekilmiş korkarım ikbalime
Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime…”
Öyle teslim olmuştur ki kaderine ne hayatını karartan adama nefret duymuş, ne de bey babasına inceden bir sitem etmiştir. Affetmeyi seçmiştir güzeller güzeli İhsan Raif. Edebiyatın vicdanına sarılmış; isyanını kalbine gömüp kelimelerle hemhal olmuştur. Günlerini karartan, gecelerini zemheriye çeviren her şeye, herkese inat, kelimelerden bir sığınak örmüştür kendisine, o minicik elleriyle. Ahh o ne güzel, o ne yüce bir gönüldür… Zalimin, şah damarına dayadığı keskin kılıca gülümseyiş değil de nedir? Peki ya biz? Ayağımız çakıl taşına takılsa, öleyazmış misali yaygara koparan biz? Aidiyetlerimizin korunaklı sığınaklarında, konforlarımızı çelik zırhlarla sarıp sarmalayanlardanız vesselam. Ya bir ihtimal daha varsa? Peki ya Zeki Müren de bizi görüyorduysa? Mesela sarılsak biz de sanatın vicdanına! Demlesek mesela içimizden geçen kelimeleri; nağmelerin dehlizlerinde kaybolsak. Gerçeklerde bulamadığımızı mecaz-ı mürsellerde arasak mesela. Farzımuhal, Matmazel Noraliya’nın koltuğuna kurulup, ayarlasak saatleri; o mahur besteler ki çalsa mütemadiyen, müjganla biz ağlaşsak. Kör kuyularda merdivensiz kalsak da sabr-ı cemille baksak göğe; beklesek göğe bakma duraklarında. Bile isteye dahil etsek tüm ayrılıkları sevdalara da mutluluğun resmini çizsek Abidin’le. Velev ki vakit Leyla’yı Mecnun geçiyorsa, buselik makamına kırsak ruhumuzun dümenini. Ünlemle biten isyan cümleleri yerine, umuda yelken açan üç noktalı cümleler kursak mesela. Kim bilir belki o zaman titremeyiz mücrim gibi, baktıkça istikbalimize… Belki o zaman bir ihtimal daha olur, o ihtimal de pek bi’ güzel; en bi’güzel olur!
[zahter]

Hiç yorum yok: