7 Kasım 2017 Salı

Yazıldığı Gibi Okunmayan Şehir, Ankara #2

Sabahın erken saatlerinde çıkmıştı Ankara’nın kahverengi sokaklarına. Havada kurşun grisi kasvet, kenti selamlıyordu. Sabahın ayazı, elmacık kemiklerini morumsu şekile dönüştürmüş, eski paltosunun yırtık ceplerine sakladığı elleri üşümüştü. Büyülü sıcak bakışlarını özlediği, kahve elası gözlü, aşık olduğu kadını görme umudu içini ısıtıyordu. Gideceği yeri, ayakları çok iyi biliyordu. Adımlarıyla çocukluğunun sokağından geçerken, geçmiş günlere kendini atıvermek istedi. Çocukluğunda kalası vardı ancak, apansız korkularının peşinden geldiğinin farkına vardı. Ürperdi. Koşar adım uzaklaşmak istedi, çocukluk ve ilk gençlik anılarından. İçine acı bulaştı. Kendince çok tufanlar görmüş, ama hayatının her döneminde hayata tutunmayı başarabilmişti. Bakışlarına hüzün karışmıştı. Ankara’nın kahverenginden sarıya çalan sokaklarında dolaşmayı seviyordu. Her adımında yeniden keşfettiğini düşündüğü caddelerde, önünden geçtiği kasvetli binaların aralarında yaşayan; güvensiz, hoşgörüden uzak, aceleci, birbirini dinlemekten aciz, anlamsız kavgalar eden, sıradan insanların arasından süzülerek kayboldu. Son zamanlarda sevimsiz olduğunu düşündüğü Ankara’da yaşamak için ağır bedeller ödemişti, ama kalabalıklarda kaybolarak kendi çığlığını gizlemek de işine geliyordu. Ankara’yı seviyor lakin içine karıştıkça mutsuz oluyordu. Yırtık paltolu adam için “Yazıldığı gibi okunmayan bir şehirdi Ankara.”
[meçhul]

Hiç yorum yok: